Şirketleri değil, yönetim sistemlerini dönüştürüyoruz.
Operating Partner yaklaşımıyla kurucu bağımlılığını sürdürülebilir organizasyona dönüştürüyoruz.
Bu soruları kafanızda taşıyorsanız, doğru yerdesiniz.
Bu soruların cevabı tek bir şeyde: doğru kurulmuş bir yönetim sistemi.
Operating Partner kavramı Türkiye'de henüz yeni. Farkı anlamak, doğru beklentiyi kurmak için önemli.
Operating Partner; şirketin stratejik ortağı olarak çalışır — yönetim kurulunda, sahadaki uygulamada ve üst yönetim koçluğunda. Amacı tavsiye vermek değil, şirketin kendi kendini yönetebileceği sistemi inşa etmektir.
24 yıl boyunca aynı şirketin büyüme ve dönüşüm yolculuğunun içinde yer aldım — yeni fabrika yatırımından üretim tasarımına, ERP kurulumundan ABD açılımına, Turquality ve Responsible belgelerinden aile anayasasına kadar her aşamada bizzat yer aldım.
Aynı şirkette CFO, COO, Türkiye CEO ve Global CEO olarak görev yaptım. 2017'den itibaren hissedar, 2018'den itibaren YK üyesi olarak finans, operasyon ve stratejiyi eş zamanlı yönettim.
Bu deneyimi başka şirketlere taşımak için AKO Consulting'i kurdum. Fark şu: bunu kitaptan değil, sahadaki her adımdan öğrendim.
"AKO Consulting şirketinizi yönetmeye gelmiyor.
Şirketinizin kendi kendini yönetebileceği sistemi kurmaya geliyor."
Kurucu vizyonunu sürdürülebilir yönetim sistemine dönüştürüyoruz.
İlk Yönetim GörüşmesiOperating Partner kavramı Türkiye'de henüz yeni. Farkı anlamak, doğru beklentiyi kurmak için önemli.
"Danışmanlık vermek değil — şirket yönetimine ortak akılla eşlik etmek. Şirketle birlikte sahada çalışmak."
Operating Partner, projeyi teslim edip ayrılmaz. Yönetim sistemini kurar, üst yönetimle birlikte uygular, sonuçları birlikte izler. Şirketin büyüme ve dönüşüm sürecinde — YK'da, sahadaki kararlarda, ekip koçluğunda — stratejik ortak olarak kalır.
Her şirket farklıdır. Hazır reçeteler yerine şirketin stratejisini, finansal yapısını, operasyonlarını ve yönetişimini birlikte değerlendirerek şirkete özel bir yol haritası oluşturuyorum.
Süreç değil, sonuç odaklı çalışıyoruz.
Şirketinizi tanımaya yönelik ilk değerlendirme görüşmesi. Mevcut yönetim sisteminizi birlikte okuyoruz. Nerede olduğunuzu ve nereye gidebileceğinizi netleştiriyoruz.
İlk Yönetim GörüşmesiÇalışma yaklaşımımı ve şirketinize nasıl değer katabileceğimi daha detaylı anlamak için görüşme talep edebilirsiniz.
Bilgi Talep EdinBeş çalışma modeli — şirketinizin ihtiyacına ve olgunluk düzeyine göre.
Kurucuya bağımlı şirketi kurumsal yapıya taşımak. Yönetim modeli, ikinci kuşak hazırlığı ve YK yapılandırması dahil. Haftalık 1 gün saha + uzaktan destek.
CEO bakış açısıyla finansal yönetim. Karar destek sistemi ve şirket değeri odaklı finans mimarisi.
ERP bir araçtır — hedef yönetim sistemi kurmaktır. Süreç, organizasyon ve dijital altyapıyı bütünleştirerek çalışıyoruz.
Mobilya, ev tekstili ve premium tüketici markaları için. Bu süreçlerin her aşamasında bizzat yer aldım.
Bağımsız YK üyeliği veya CEO'ya özel stratejik danışmanlık. Kurucu, ikinci kuşak veya profesyonel yönetici — her aşamada bağımsız perspektif. Maksimum 3 şirket paralel.
Bizzat yönetilen dönüşüm hikâyeleri ve sahadan anonimleştirilmiş yönetim gözlemleri.
Bizzat yaşanmış ve yönetim deneyiminden çıkan dönüşüm hikâyeleri.
2002 yılında üniversitenin son sınıfındaydım. Lazzoni'nin Masko'daki ilk mono-brand mağazasında part-time satış danışmanı olarak çalışmaya başladım. O dönem Masko bugünkü kadar bilinen bir mobilya destinasyonu değildi.
Hürriyet Gazetesi'ne verilen ilk insert sonrasında mağazada sipariş kuyrukları oluştu.
İlk bakışta bunu başarılı bir reklam kampanyasının sonucu olarak okumak mümkündü. Ancak müşterilerle birebir çalıştıkça asıl farkın başka yerde olduğunu gördüm.
O dönemde sektör ağırlıklı olarak hazır yatak odası ve yemek odası takımları satıyordu. Müşterinin karşısına tamamlanmış bir ürün grubu çıkıyor, seçim alanı büyük ölçüde bununla sınırlı kalıyordu.
Biz ise mutfak sektöründeki modüler düşünceyi mobilyaya taşıyan farklı bir sistem sunuyorduk. Müşteri ihtiyacı olan modülü, ölçüyü, rengi ve kumaşı seçebiliyor; AutoCAD üzerinde kendi yaşam alanına uygun çözümü daha sipariş vermeden görebiliyordu.
Aslında takım satmıyorduk. Müşterinin kendi evine, kullanım biçimine ve zevkine göre oluşturulmuş bir çözüm sunuyorduk.
Kariyerimin çok erken döneminde yaşadığım bu deneyim, sonraki yıllarda büyümeye bakışımı önemli ölçüde etkiledi.
Bir şirketin büyümesini sağlayan şey her zaman daha fazla mağaza, daha büyük reklam bütçesi veya daha agresif bir satış organizasyonu değildir. Bazen asıl büyüme, müşterinin satın alma biçimini değiştiren bir değer önerisi yaratıldığında gelir.
Büyüyen şirketlerde ciro çok görünür bir göstergedir. Yeni mağazalar açılır, satış yükselir, üretim artar ve organizasyon büyür. Fakat büyümenin ekonomik olarak gerçekten değer yaratıp yaratmadığını anlamak daha zordur.
Yönetim hayatımın önemli kırılma noktalarından biri bunu fark etmek oldu.
Toplam şirket kârlılığını görmek yeterli değildi. Hangi ürünün, hangi satış kanalının ve hangi operasyonel kararın gerçekten para kazandırdığını anlayabilmemiz gerekiyordu.
Bu nedenle maliyet muhasebesi ve birim kârlılık sistematiğini yönetim sisteminin önemli parçalarından biri haline getirdik.
Amaç yalnızca finans departmanının daha doğru rapor üretmesi değildi. Satıştan satın almaya, üretimden fiyatlamaya kadar alınan kararların ekonomik sonucunu görünür hale getirmekti.
Ürün maliyetlerini ve kârlılığı daha doğru okumaya başladıkça yönetim tartışmaları da değişmeye başladı. "Ne kadar sattık?" sorusunun yanına "Bu satıştan ne kadar değer yarattık?" sorusu geldi.
Bu bakış fiyatlama, ürün karması, satın alma, üretim verimliliği ve satış kararlarını doğrudan etkiledi. Zaman içerisinde brüt kârlılıkta yaklaşık 8 puanlık bir gelişim sağlandı.
Benim için asıl kazanım yalnızca bu rakam değildi. Şirketin dili değişmişti. Ciro artık tek başına başarı göstergesi değildi. Büyümenin kalitesini de konuşabiliyorduk.
Şirketler büyüdükçe sistemler genellikle ihtiyaç oldukça eklenir. Bir yazılım finansı yönetir, başka biri satış operasyonunu; bazı kritik süreçler Excel'de takip edilir. Her sistem kendi işini yapıyor gibi görünür ama zamanla daha büyük bir problem ortaya çıkar: şirketin tek bir gerçeği kalmaz.
Biz de büyüme sürecinde benzer bir noktaya geldik. ABD operasyonunda QuickBooks ve Storis gibi farklı sistemler kullanılıyor, şirketin farklı bölümlerinde farklı veri kaynakları oluşuyordu.
Problem yazılım eksikliği değildi. Problem, yönetimin aynı şirkete farklı ekranlardan bakmasıydı.
Bu nedenle dijitalleşmeye yalnızca bir ERP projesi olarak yaklaşmadık. Önce şirketin hangi bilgiyle yönetilmesi gerektiğini tanımlamaya çalıştık.
Finans, satış, stok, sipariş, üretim ve operasyon verisinin birbirleriyle konuştuğu; yöneticilerin karar alırken aynı bilgi setini kullandığı bir yapı hedefledik.
Zaman içerisinde şirketin ihtiyaçlarına göre geliştirilen özel yazılım altyapısı bu yaklaşımın önemli araçlarından biri oldu.
Buradaki en önemli öğrenimim teknolojiyle ilgili değildi. Bir şirkete yeni yazılım kurmak, o şirketi dijitalleştirmiyor.
Eğer süreçler tanımlı değilse, veri sahipliği belli değilse ve yönetim hangi göstergelerle karar vereceğini bilmiyorsa teknoloji mevcut karmaşayı yalnızca dijital ortama taşır.
Önce yönetim sistemi tasarlanmalı; teknoloji o sistemin taşıyıcısı olmalıdır.
Bir markanın yurtdışına açılması dışarıdan bakıldığında çoğu zaman mağaza açmak olarak görülür. Doğru lokasyonu bulun, mağazayı tasarlayın, ürünleri gönderin ve satışa başlayın. Gerçekte ise mağaza buzdağının görünen kısmıdır.
ABD büyüme sürecinde bunu çok net yaşadım.
Bir mağazanın arkasında şirket kuruluşundan finansmana, leasing ilişkilerinden bankacılığa, depo operasyonundan stok yönetimine, satış sistemlerinden lojistiğe kadar birbirine bağlı onlarca karar bulunuyordu.
Türkiye'de çalışan bazı yöntemlerin ABD'de karşılığı yoktu. Finansman ve leasing süreçleri için farklı çözümler geliştirmek, gerektiğinde stand-by LC gibi araçlardan yararlanmak gerekiyordu.
Büyüme ilerledikçe yaklaşık 2.000 m²'lik depo altyapısı ve onu destekleyecek operasyonel sistem de iş modelinin parçası haline geldi.
Aynı zamanda kullanılan QuickBooks ve Storis gibi sistemlerin oluşturduğu parçalı yapının şirketin büyümesini ne kadar taşıyabileceğini sorgulamaya başladık.
Böylece konu mağaza açmaktan çıktı. Finansmanı, teknolojisi, lojistiği, insan kaynağı ve operasyonuyla kendi başına çalışabilecek bir iş modeli kurma meselesine dönüştü.
Bu deneyim uluslararası büyümeye bakışımı değiştirdi. Bir şirket başka bir ülkede ürün satmaya başladığında uluslararasılaşmış olmaz.
Gerçek uluslararasılaşma, ana merkeze sürekli bağımlı olmadan o pazarda karar verebilen, ölçülebilen ve ölçeklenebilen bir sistem kurulduğunda başlar.
Yeni dönemde farklı şirketlerde yapılan görüşme ve gözlemlerden çıkarılan, anonimleştirilmiş yönetim dersleri. Bu içerikler başarı vakası olarak sunulmamaktadır.
Yakın zamanda ziyaret ettiğim aile şirketlerinden birinde ilk dikkatimi çeken şey fabrikanın büyüklüğüydü. Fiziksel olarak ciddi bir yatırım yapılmıştı.
Ancak üretim alanına girdiğimde bambaşka bir tabloyla karşılaştım.
Stoklar, malzeme akışı ve üretim düzeni büyük bir fabrikanın gerektirdiği sistematiği yansıtmıyordu. Şirket fiziksel olarak büyümüş ancak çalışma biçimi hâlâ geleneksel atölye alışkanlıklarını taşıyordu.
İlk refleks üretimi düzenlemek, stokları azaltmak veya yeni süreçler tanımlamak olabilir.
Benim dikkatimi ise başka bir problem çekti.
Şirketin hangi ürünlerde büyümek istediği, markalarının nasıl konumlanacağı ve gelecekte nasıl bir şirket olmak istediği konusunda ortak bir yön henüz net değildi. Üstelik şirketi yöneten aile üyelerinin öncelikleri arasında da farklılıklar vardı.
Buna karşılık işletmenin yıllar içinde geliştirdiği gerçek bir teknik uzmanlık da bulunuyordu: belirli yüzey, kaplama ve bitirme işlemlerindeki üretim bilgisi.
Dolayısıyla asıl soru fabrikanın nasıl düzenleneceği değildi. Bu fabrikanın hangi stratejiyi gerçekleştirmek için var olduğu sorusuydu.
Önce ürün portföyü, marka konumlandırması ve hedef müşteri konusunda ortak karar verilmesi; ardından üretim sisteminin bu stratejiye göre yeniden tasarlanması gerekiyordu.
Bu görüşmede çalışma konusunda benim için de bir koşul ortaya çıktı: karar verici aile üyelerinin tamamı değişimin yönü konusunda mutabık olmadan sürece başlamamak.
Bir süre önce dekoratif ürünler ve dış mekân mobilyaları alanında farklılaşmış bir markanın kurucularından biriyle görüşme fırsatım oldu.
Hikâyeyi dinledikçe ilginç bir tablo ortaya çıktı.
İki ortaktan biri tasarım, ürün geliştirme ve marka algısı konusunda oldukça güçlüydü. Diğeri ise operasyon, satış ve ticari yönetim tarafında kuvvetliydi.
Kâğıt üzerinde birbirlerini tamamlayan çok iyi iki ortak.
Üstelik farklı bir malzemeyi dekoratif ürünlerden dış mekân mobilyalarına taşıyarak kendilerine özgü bir ürün dünyası da yaratmışlardı.
Ancak yıllar içerisinde ortakların şirketin geleceğine ilişkin bakışları farklılaşmıştı. Öncelikler farklılaştıkça kaynakların nereye ayrılması gerektiği konusunda da ayrışmaya başladılar. Sonunda ortaklık sürdürülemez hale geldi ve yollarını ayırdılar.
Bence buradaki esas problem farklı karakterlere veya yetkinliklere sahip olmaları değildi. Tam tersine, farklılıkları şirket için önemli bir avantajdı.
Eksik olan, bu farklı yetkinlikleri aynı hedefe yönlendirecek ortak bir stratejiydi.
Tasarım ve marka gücü, operasyon ve ticari yetkinlikle aynı hedef etrafında tutulabilseydi farklı bir yol mümkün olabilirdi. Tasarım ve ürün geliştirme içeride tutulurken üretimde doğru tedarikçilerden yararlanılabilir; sermaye marka, ürün geliştirme ve perakende deneyimine yönlendirilebilirdi.
Belki başarılı olurdu, belki olmazdı.
Ama görüşmeden ayrılırken aklımda şu soru kaldı: Bu ortaklık ayrılmadan birkaç yıl önce masaya ortak bir strateji koyabilseydi bugün nasıl bir şirket olurdu?
Hedef profilimiz çok spesifik. İlk 5 saniyede "bu site bana göre" demenizi istiyoruz.
Şirketinizin dönüşüm veya büyüme sürecinde nasıl değer yaratabileceğimizi keşfetmek için bir görüşme ayarlayabiliriz.